Bu dosyada, Türkiye’de siyasetçinin ve kamu yöneticisinin kullandığı yetkiyi kimin, nasıl ve ne ölçüde denetleyebildiğine dair sorular sordukça, günümüz Türkiyesi’nin yolsuzluk sorununu anlamaya; “şeffaflık” ihtiyacının siyasette nasıl oluştuğunu geçmişten bugüne edinilen deneyimlere göz atarak cevaplamaya çalışacağız.
Kamu kaynaklarının denetlenmesi, Cumhuriyeti kuran iradenin ilk icatlarından biriydi. Öyle ki, Cumhuriyet döneminin ilk yolsuzluk davası olarak anılan Yavuz Zırhlısı olayı, Yassıada Yargılamaları, Lockheed Rüşvet Skandalı, Banker Kastelli Skandalı, İsmail Özdağlar Rüşvet Skandalı gibi birçok olay dönemin gazetelerinde yayınlanıyordu. Tabii Adnan Kahveci olayı gibi bazı olaylarda yolsuzluk iddiası olan belgelerin kaybolması iddiası da beraberinde.
“Hükümette büyük deprem”
Geçmişteki yolsuzluk iddialarına ve sonuçlarına bir göz atalım. İsmail Özdağlar Rüşvet skandalı, 1980’lerde devleti doğrudan ilgilendiren, bir bakanın yargılanmasıyla sonuçlanan bir vakaydı. Özdağlar, rüşvet skandalında adı geçtiği için bakanlıktan alındı ve yargılandı. Rüşveti veren, UM Denizcilik sahibi Uğur Mengenecioğlu idi.
UM Denizcilik sahibi Uğur Mengenecioğlu, Özdağlar’ın kendisinden rüşvet istediğini Başbakanlık Başdanışmanı Adnan Kahveci’ye bildirdi. Kahveci, iddianın delillendirilmesi için kendi teybinin kullanılmasını sağladı. Rüşvet görüşmeleri gizlice kaydedildi ve kayıt Turgut Özal’a ulaştırıldı.
Özdağlar, rüşvet aldığı iddiasıyla 1985’te Yüce Divan’da yargılandı. 2 yıl hapis, 30 bin lira ağır para cezası ve 2 yıl memuriyetten yoksun bırakılma cezasına çarptırılmıştı. Manşette ise “Hükümette büyük deprem” olarak yerini aldı. Dönemin Cumhuriyet arşivinde daha sonra Özdağlar'ın asıl rüşvet suçundan değil, görevi kötüye kullanmaktan iki yıl hapis cezasına çarptırıldığı belirtiliyor.


İSKİ Yolsuzluk Skandalı
İstanbul’un en susuz döneminde, İçme Suyu Kurumu İSKİ’nin Genel Müdürü Ergun Göknel’in kurumun ihalelerini paravan olarak kurduğu şirketlere vererek büyük yolsuzluklar yaptığı ortaya çıkmıştı.
Göknel’in eşi Nurdan Erbuğ, kocası tarafından aldatıldığını öğrenip bunu hazmedemeyince tüm rüşvet ağını ifşa etti. Skandal, bu şekilde ortaya çıktı.
Göknel, “rüşvet, yolsuzluk ve mal beyanında bulunmamaktan” 1993 yılında tutuklandı ve 12,5 yıla mahkum oldu, 5 yıl hapis yattı.
Siyasi etkisi ise büyüktü: O döneme kadar sosyal demokratların (SHP) neredeyse hiçbirinin adı yolsuzlukla anılmıyordu. 1989’da büyük zafer kazanan SHP’nin oy oranı bu skandal sonrası 1994 yerel seçimlerinde çöktü ve İstanbul Belediyesi SHP’den Refah Partili Recep Tayyip Erdoğan’a geçti. Burada, CHP/DSP/SHP sol partlierinin oylarının bölünmesinde oldukça etkili. Neredeyse sol oyların toplamı Erdoğan’a geçmişti.
Göknel’in yolsuzluk manşetine bakalım:


Peki ya 90’lı yılların yolsuzluk dosyalarına ne oldu?
Teker teker temizlendi. Örneğin, “mafyayla irtibat” uyarısı yapan istihbarat raporuna rağmen Türkbank’ın Korkmaz Yiğit’e satılmasıyla suçlanan Mesut Yılmaz, Yüce Divan’a gitmekten Çiller’in DYP’sinin oylarıyla kurtuldu.
TBMM’ye yaptığı mal beyanında Türkiye’den ABD’ye uzanan bir coğrafyada milyonlarca dolarlık servetini sakladığı ortaya çıkan Çiller, ANAP ve Refah Partisi’nin destekleriyle aklandı. (Parti seçmenlerinin sayesinde değil, Mesut Yılmaz ve Erbakan’ın destekleriyle aklandı)
Oysa Çiller, servet tartışmasından o kadar bunalmıştı ki, ABD’deki varlığını satıp Şehit Anaları Vakfı’na bağışlayacağını duyursa da hiçbir zaman böyle bir bağış yapılmadı. Eşi Özer Uçuran Çiller, TBMM komisyonuna, servetin kayınvalidesinin çıkınında bulduklarını söyledi.
Çiller’in Başbakanlık koltuğunu devretmeden hemen önce örtülü ödenekten 500 milyar lira çektiğini duyuran isim Erbakan’ın sağ kolu Şevket Kazan idi. Zamanla kendisi REFAHYOL koalisyonunda Adalet Bakanı oldu, hükümete Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı olarak giren Çiller’in karşsında önünü ilikler olmuştu.


2000-2001 dönemi Bankacılık Krizi ve Batık Bankalar Yolsuzlukları
Bu dönemin ekonomik krizinde birçok özel bankaya el konuldu ve bankaların sahipleri, bankaları kendi holding şirketlerine kredi olarak boşalttığı ortaya çıktı. Bu, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu sürecinin başlamasına ön ayak olan bir olaydı. Dönemin en büyük mali yolsuzluğu olarak kayıtlara geçti.
Deniz Feneri Davası
41 milyon euro bir bağışın bir kısmının amaç dışında kullanılmasyla açılan bu dava, 2007’de Frankfurt savcılığının Deniz Feneri e.V derneğini “kara para aklama ve dolandırıcılık” soruşturması kapsamında sürdü.
Savcılığın soruşturması 2008’de İşçi Partisi’nin suç duyurusuynda bulunmasıyla başladı.
İddianameye göre dernekle birlikte televizyon, internet gibi ağlarda derneğe bağış çağrısında bulunuluyor; bu çağrı yapılırken Türkiye’de ve Pakistan’da yardıma muhtaç kimseleri ekranda gösteriyorlar ve onlara nasıl yardımda bulunulabileceği anlatılıyordu.
AKP’nin Deniz Feneri ile ilişkili olduğu iddiaları yayılınca, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma başlattı.
AKP’liler, Deniz Feneri davası için “Ergenekon” ile ilgili olduğunu iddia ettiler. Eski Başsavcı ve Yargıtay üyesi Harun Kodalak, 2020 yılında tanık olarak FETÖ yargılamalarında hakim karşısında şu cümleyi kurdu: “FETÖ’nün Cumhurbaşkanımıza yargı eliyle yaptığı ilk darbe, Deniz Feneri Soruşturmasıdır”.
FETÖ’nün yolsuzluk operasyonlarıyla ilişkilendirildiği ilk dosya bu değildi.
17-25 Aralık Operasyonları (ayakkabı kutuları)
Kimisi bu tarihleri “Cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluk operasyonu” diye anarken kimisi “FETÖ yapılanması öncülüğünde hükümeti devirme teşebbüsü” olarak anıyor.

Dönemin İçişleri Bakanı’nın, Ekonomi Bakanı’nın, Çevre ve Şehircilik Bakanı’nın oğulları; Fatih Belediye Başkanı, Halkbank Genel Müdürü, ve iş insanları Ali Ağaoğlu ile Reza Zarrab’ın da aralarında olduğu 89 kişi, Zekeriya Öz’ün koordine ettiği operasyon ile gözaltına alındı.
Soruşturma, yolsuzluk ve rüşvet iddiasıyla başlatıldı. Dönemin Başbakanı Erdoğan’ın oğlu Bilal Erdoğan da şüpheliydi. İfadeye çağrılacaktı. Fakat Emniyet Müdürü Selami Altınok gözaltı ve arama talimatını, gerekçe ve delillerin yetersizliği nedeniyle geri çevirdi.
Reza Zarrab’ın örgüt lideri olduğu iddia ediliyordu ve bürokraside dört farklı bakanla geliştirdiği ilişkiler açığa çıkmaya başladı.
Rüşvet, kara para aklama, altın kaçakçılığı… Soruşturma detayları sosyal medyaya düşmüştü.
Barış Güler’in evinde paralar ve para sayma makineleri çıktı.
Aşağıda, Reza Zarrab’ın rüşvet olarak saat vermediğini kanıtlamak için bir peçeteye yazdığı “belgeyi” görebilirsiniz.

Bu soruşturmada birçok şüpheli serbest bırakıldı. Hükümet, 17-25 Aralık operasyonlarından FETÖ yapılanmasını sorumlu tuttu. Bir yandan kendisinden habersiz yapılan operasyonun ardından Adli Kolluk Yönetmeliği’ni değiştirdi. Savcıların emrinde soruşturmada görevli polislerin, olayla ilgili amirlerine bilgi vermesi zorunlu hale getirildi. Hükümetin yargısına göre FETÖ hareketi yürütme ve yargı içine sızmış, “paralel devlet” hüviyetini almıştı.
Bakan Erdoğan Bayraktar, NTV’ye telefonla bağlanarak görevini buraktığını açıkladı. Ve ekledi, “ne yapıldıysa Başbakan Tayyip Erdoğan’ın onayıyla yapıldı. Onun da istifa etmesi gerekir”.
Adli Kolluk yönetmeliği’nin yürütmesi durduruldu. TBMM’de komisyon kuruldu. HDP’li üye Bengi Yıldız, komisyonun çalışmalarına getirilen yayon yasağına tepki göstererek komisyondan ayrıldı.
AKP’li üyelerin onayıyla komisyon, yolsuzlukla suçlanan bakanların Yüce Divan’da yargılanmasına gerek olmadığına dair bir karar aldı.

Geçmişten bugüne yaptığımız incelemede görüyoruz ki, adım adım süren bir cesaret turnusolu var. İlk başta daha az kişinin adının yolsuzlukta anıldığını gördük. Seneler geçtikçe kişi sayıları arttı. Kişiler grup oldu, gruplar siyasi parti oldu, bürokrasi oldu. Başka meslek erbabları, siyasi figürlerle işbirliği yaparak anıldı haberlerde. Bu cesaret turnusolu aynı zamanda kirli. Zira halka hizmet eden bürokrasi ve yargının, belirli kişi ve kişileri aklar ya da korurcasına aldığı antidemokratik ve adaletsiz kararlar, bugün halkı ekmeğinden ediyor.
Tek sorun “şeffaflığın olmaması” mı?
Siyasette şeffaflık, yöneticilerin ve siyasetçilerin karar alma süreçlerini, bütçelerini, harcamalarını ve faaliyetlerini halka açık ve anlaşılır şekilde yapmasıdır. Demokrasinin temel taşı olarak bilinir, yolsuzlukları önler ve halkın güvenini arttırır.
Türkiye’de şeffaflık ve hesap verilebilirlik için hukuki mekanizmalar zaten var:
Mal bildirim sistemi,
Kamu ihaleleri için 4734 sayılı Kanun,
Sayıştayın dış denetimi yapması,
TBMM’nin bütçe ve denetim yetkisi,
4982 sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu,
Kamu İhale Kurumu ve EKAP,
Siyasi partilerin mali denetiminin Anayasa Mahkemesi tarafından yapılması gibi mekanizmalar.
Bu hukuki mekanizmaların kağıt üstünde var olmasıyla birlikte, kamuoyunun gerçek anlamda denetim yapabileceği kadar açık, bağımsız ve etkili olması muallakta.
Son OECD (Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü/İktisadi İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı)’nin 2026 değerlendirmesine göre Türkiye, çıkar çatışması düzenlemelerinde kriterlerin yüzde 56’sını, uygulamada ise yüzde 0’ını karşılıyor. Kamuya bilgi erişiminde ise düzenlemelerde yüzde 44, uygulamada yüzde 42 seviyesinde. Yüksek düzey kamu görevlilerinin mal ve çıkar beyanları kamuya açık değil.
Dolayısıyla, Türkiye’de hesap verilebilirlik mekanizmaları elbette var. Asıl mesele, bu mekanizmaların çoğunluğunun kamuoyu tarafından görülememesi ve sonuç doğuramaması.
Mal varlığı beyanı var, ama kamuya açık değil
Türkiye'deki temel düzenleme 3628 sayılı Mal Bildiriminde Bulunulması, Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanunu.
Kanun, çok sayıda kamu görevlisine mal bildirimi yükümlülüğü getiriyor. Dolayısıyla Türkiye'de “siyasetçiler mal varlıklarını bildirmiyor” demek doğru olmaz. Fakat, bugüne kadar yargılanmasına şahit olduğumuz siyasetçiler ya da diğer figürleri haberlerde geçmiş yıllarda işledikleri suçlarla ortaya çıktığını görüyoruz. Bunca yıldır nasıl gizlemiş, saklamış diyoruz. Bu yüzden soruyu şuraya yöneltmek isterim: mal bildirimi kime yapılıyor ve vatandaşlar bu bildirimi görebiliyor mu? Görse de yetkililerinin siyasetçiler de dahil olmak üzere tüm vatandaşları eşit ve etik halde denetlediğinden emin miyiz?
İşte kritik nokta burada.
Mal bildiriminin kamuya açık hale getirilmesi tartışması yaklaşık çeyrek asırdır TBMM gündeminde.
OECD'nin 2026 Türkiye değerlendirmesine göre Cumhurbaşkanı, bakanlar, milletvekilleri, yüksek yargı mensupları ve üst düzey kamu görevlileri belirli durumlarda mal/çıkar bildirimi yapmakla yükümlü; ancak Türkiye, üst düzey kamu görevlilerinin bu bildirimleri sunma oranları konusunda OECD'ye veri sağlamamış durumda. Daha önemlisi OECD, Türkiye'de yüksek düzey kamu görevlilerinin çıkar ve mal varlığı bildirimlerinin kamuya açıklanmadığını belirtiyor.
Bir siyasetçinin mal varlığını ilgili makama bildirmesi devlet içi denetim açısından bir mekanizma yaratır. Fakat gazetecinin, seçmenin veya sivil toplumun bu beyanı inceleyememesi durumunda kamusal denetim alanı daralır. Yani beyan etmek başka, kamuya açıklamak başka.
Üstelik bu konu Türkiye'de yeni değil. Mal bildiriminin kamuya açık hale getirilmesi tartışması yaklaşık çeyrek asırdır TBMM gündeminde.
TBMM kayıtlarına göre 2002'de verilen bir kanun teklifinde mal bildirimlerinin gizliliğinin kaldırılması ve kamuoyunun bilgisine açılması önerilmişti; teklif yasalaşmadı.
2006'da da milletvekilleri, bakanlar ve siyasi parti genel başkanlarının mal bildirimlerinin kamuoyuna açıklanmasını öngören başka bir teklif verildi; o da yasalaşmadı.
2018'de mal bildirimlerinin daha şeffaf ve açıklanabilir olması amacıyla yeni bir teklif sunuldu; o teklif de yasalaşmadı.
Daha yakın tarihte, 2025'te verilen 2/3040 esas numaralı teklif ise Cumhurbaşkanı, TBMM üyeleri, Cumhurbaşkanı yardımcıları, bakanlar ile eş ve çocuklarının belirli dönemlerde edindikleri mal varlıklarının ve kaynaklarının araştırılmasını ve yıllık olarak yayımlanmasını önerdi. Bu teklif de TBMM kayıtlarında hâlâ komisyonda görünüyor.
Kamu İhaleleri
Kamu parasını nasıl harcıyor?
2025 Kamu Alımları İzleme Raporu'na göre:
2025'te 150.811 ihale gerçekleştirildi.
Sonuç bilgisi gelen ihalelerde 156.490 sözleşme bulunuyor.
Bu sözleşmelerin toplam bedeli 2,925 trilyon TL.
Doğrudan teminlerin toplam bedeli ise 305,06 milyar TL.
İstisna kapsamında yapılan ihalelerin sözleşme bedeli 477,02 milyar TL.
2025'te 2.929 itirazen şikâyet başvurusu yapıldı.
Kayıtlı aktif yasaklama sayısı 7.815 oldu.
Burada asıl mesele, bir şirketin ihaleyi alması değil. Kamu gücünün, kamu parasının ve özel ekonomik çıkarın hangi noktalarda birbirine temas ettiğini anlayabilmek.
Şirketler, siyasetle ya da bürokrasiyle ilişkili olabilir. Bu direkt olarak yolsuzluğa kapı açan bir yol anlamına gelmez. Ancak bu üçlünün arasındaki ilişkiyi sorguladığımızda, çıkar çatışması, yolsuzluk, usülsüzlük, kayırma olup olmadığını görebiliriz.
Şirketlerin ekonomik çıkarları vardır. Kamu ihalesi, teşvikler, ruhsat, imar kararları gibi kamu kaynaklarını almak isterler. Bürokraside ise karar mekanizmaları uygulanır. Yani ihaleyi hazırlayan da, imzalayan da, denetleyen de buradadır. Siyasete gelince, politika ve kamu gücünü siyaset belirler. Yatırım önceliği olsun, bütçe olsun, ve üst düzey atamalar olsun burada belirlenir.
Peki ya hem halkı, hem de temsilcilerimizi, dolayısıyla da paramızı içeren bu kurum ve kuruluşlar hep beraber mi hareket etmek zorundalar? Şeytan bunun neresinde?
Bizi ilgilendiren nokta şu: kamu kaynağının özel bir şirkete aktarılması sürecinde bürokrasi, siyaset ve şirketler birbirinden ne kadar bağımsızlar? Çünkü tam olarak bu sorunun sorulması bizi hesap verilebilirlik ve çıkar çatışması problemlerinin kaynağına götürecek.
Şirketlerin siyasi kararlarını şu şekilde incelemeliyiz:
Yasa, yönetmelik, imar planı, özelleştirme, kamu yatırımı ve kamu arazisi tahsisi gibi kararlar alındıysa, kimin aldığına bakmalıyız. Ve bence en mühimi, bu karardan kimlerin ekonomik olarak faydalandığına bakmalıyız.
Siyasette bir kararın uygulanması için kritik olan bürokraside ise hangi bakanlığın, genel müdürlüğün, belediyenin ve hangi kamu şirketinin devreye girdiğini sorgulamalıyız. Kararı uygulayan yöneticiler kimdi? Atanma biçimleri neydi?
Gelelim bürokrasinin şirket ayağına. Kamu görevlisinin verdiği karar sonucunda: Hani şirket kazandı? Bu şirketin ortakları kimler? Şirket daha önce kamu kurumlarından ne kadar iş almış? Kamu görevlileriyle şirket yöneticileri arasında geçmişte çalışma ilişkisi var mı? İşte bu soruların cevapları bizi çıkar çatışması ihtimaline götürür.
Tüm bu bağlamlar ve cevap aranan sorular, bize kamu gücünün ve özel çıkarların arasında bir sınır olması gerektiğine dairdir. Çıkar çatışması elbette olur, ve bu her zaman yolsuzluk demek değildir. OECD’nin Türkiye’ye ilişkin 2026 değerlendirmesinin önemli meselelerinden biri de bu: Türkiye’de çıkar çatışması alanında mevzuat ile uygulama arasında ciddi bir fark var. OECD'nin değerlendirmesinde Türkiye'nin çıkar çatışması düzenlemelerinde kriterlerin yüzde 56'sını karşıladığı, uygulamada ise yüzde 0 seviyesinde kaldığı belirtiliyor.
Gelin örneklere bakalım.
Elazığ – deprem konutları ve pazarlık usulü
2024'te Elazığ İl Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Müdürlüğü, 300 adet hafif çelik konut yapımı için pazarlık usulü ihale gerçekleştirdi.
KİK'e taşınan başvuruda şirket, ihalenin iptal edilmesini tartışmaya açtı ve rekabetin oluştuğunu, kendi tekliflerinin yaklaşık maliyetin altında olduğunu savundu.
Danıştay kararındaki “örtülü sözleşme”
Danıştay'ın 2024 tarihli bir kararında, İzmir Sosyal Güvenlik İl Müdürlüğü'nün yemek/kumanya ihalesiyle ilgili süreçte yapılan soruşturmada, ihaleye girmesi yasaklı olan bir şirketin başka bir şirket üzerinden ihaleye girmesinin sağlandığı ve işin fiilen yasaklı şirket tarafından yapıldığı yönündeki tespitler aktarılıyor.
İhaleyi kazanan şirketin yeterlilik belgesinde kendi iş deneyimi yerine diğer şirketle yaptığı sözleşme ve faturaların kullanıldığı; soruşturma sonucunda iki şirket hakkında yasaklama işlemleri uygulandığı kararda yer alıyor.
Burada artık ihaleye girmesi yasak olan bir şirket başka bir şirket üzerinden sisteme girdi mi diye düşünmeden edemiyoruz.
Doğrudan temin meselesi
Doğrudan temin de sorularımızın cevabını tek başına “usülsüzlük” olarak veremez. Kanunun izin verdiği bir yöntemdir. Ancak kamu denetimi açısından önemli çünkü rekabetçi ihale sürecinden farklı bir mekanizma.
2025'te doğrudan temin tutarı 305,06 milyar TL olarak gerçekleşti. Aynı yıl KİK'in kapsamındaki ihale sözleşmeleri ve istisna kapsamındaki sözleşmeler birlikte düşünüldüğünde kamu alımlarının büyüklüğü trilyonlarca liralık bir alan oluşturuyor.
Üstelik KİK 2026'da doğrudan temin uygulamasını yeniden ele alıyor. Kurum, 29 Haziran 2026 tarihli duyurusunda doğrudan temin usulüne ilişkin düzenlemelerin sahadaki etkisini ölçmek ve EKAP uygulamalarını geliştirmek amacıyla paydaş görüşleri topladığını açıkladı.
Sayıştay: Denetim var, ama kime kime? Sana bana. Başka kime?
Sayıştay, kamu idarelerinin dış denetimini gerçekleştiriyor ve raporlarını yayımlıyor. Kurumun faaliyet genel değerlendirme raporları, idarelerin faaliyet raporlarını dış denetim sonuçlarıyla birlikte değerlendiriyor.
Sayıştay'ın 2024 Şanlıurfa Hilvan Belediyesi raporunda, parasal limitler dahilindeki alımların bütçede bu amaçla konulan ödeneğin yüzde 10'luk sınırını aştığı ve bazı alımların kamu ihale mevzuatının temel ilkelerine uygun gerçekleştirilmediği tespit edilmiş.
Vatandaşın denetim aracı nedir?
Bilgi Edinme Hakkı Kanunu’dur. Kanunun amacı açık şekilde demokratik ve şeffaf yönetimin gereği olan eşitlik, tarafsızlık ve açıklık ilkeleri doğrultusunda bilgi edinme hakkının kullanımını düzenlemek.
Uluslararası tabloda Türkiye’nin yeri
OECD, Türkiye'de lobi faaliyetleri için özel bir yasal çerçeve, lobi sicili veya lobi faaliyetlerini denetleyen bir kurum bulunmadığını belirtiyor.
Bu, Türkiye'deki şeffaflık tartışmasını mal varlığı ve ihalelerin ötesine taşıyor:
Bir siyasetçi kiminle görüşüyor?
Hangi şirket hangi düzenlemeden faydalanıyor?
Bir kamu görevlisi görevden ayrıldıktan sonra hangi şirkete geçiyor?
Kamu kararları ile özel çıkarlar arasındaki ilişki nasıl izleniyor?
Bunlar Türkiye'de henüz yeterince kurumsallaşmış bir şeffaflık alanı değil.
GRECO'nun Türkiye'ye ilişkin son yayımlanan ara uyum değerlendirmesinin özetine göre Türkiye, 22 tavsiyenin:
3'ünü tatmin edici şekilde uyguladı,
9'unu kısmen uyguladı,
10'unu uygulamadı.
Daha önemlisi, milletvekilleri bakımından raporda hiçbir ilerleme kaydedilmediği belirtiliyor. GRECO özellikle milletvekillerinin mal bildirimlerinin doğrulanması ve parlamento etik yasası gibi konuların hâlâ sorun olduğunu söylüyor.
GRECO ayrıca yasama sürecinin şeffaflığının artırılması ve milletvekillerinin etik bütünlüğünün güçlendirilmesi gerektiğine dikkat çekiyor.
Türkiye'de sistemler mevcut; ancak uluslararası değerlendirmeler, bu sistemlerin özellikle uygulama ve doğrulama aşamasında önemli açıklar taşıdığını gösteriyor.
Siyasi partilerin mali denetimi
Türkiye'de siyasi partilerin mali denetiminde Anayasa Mahkemesi önemli aktör.
Fakat seçmen bir adayın seçim kampanyasını kimin finanse ettiğini şeffaf bir şekilde göremiyor.
OECD'nin 2026 değerlendirmesi siyasi finansman alanında da önemli boşluklar tespit ediyor:
Türkiye'de anonim bağışlar yasak.
Yabancı devletlerden ve kamu işletmelerinden gelen bazı finansman türleri yasak.
Ancak siyasi partilerin/seçim kampanyalarının finansal raporlarını seçim döneminde kamuya açıklama yükümlülüğü bulunmuyor.
Seçim kampanyası harcamaları için genel bir üst sınır bulunmuyor.
Adayların kişisel kampanya harcamalarına ilişkin de yeterli sınırlandırma bulunmuyor.
Türkiye siyasetinde siyasi etik yasası
2016 yılında AK Parti Genel Başkanı, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı ve Avrupa Birliği ile müzakereleri yürüten hükümetin başında olan Ahmet Davutoğlu, önemli bir pazarlık üzerine çalışıyordu. Türkiye, mültecilerin Avrupa’ya geçişini kontrol edecekti; AB ise Türkiye’ye çeşitli siyasi ve ekonomik avantajlar sağlayacaktı.
Bunun en çok konuşulan sonuçlarından biri ise Türki vatandaşlarına Schengen bölgesine kısa süreli seyahatlerde vize serbestisiydi.
AB’nin resmi yol haritasında Türkiye’nin yerine getirmesi gereken 72 kriter bulunuyordu. Bunlar belge güvenliği, göç yönetimi, kamu düzeni, temel haklar ve geri kabul gibi alanlarda yayılıyordu.
4 Mayıs 2016 tarihli Avrupa Komisyonu değerlendirmesinde Türkiye’nin bazı alanlarda ilerleme kaydedip bazı alanlarda eksikleri olduğu belirtildi. Yolsuzlukla mücadele, kişisel verilerin korunması, adli işbirliği, Europol ile işbirliği, terörle mücadele mevzuatı gibi. Resmi AB belgeleri ise tüm 72 kriterin tamamlanması şartıyla Haziran sonunda vize serbestisinin mümkün olabileceğini vurguluyordu.
Gelelim siyasi ahlak yasasına.
AB’nin Türkiye’den istediği tek şey teknik düzenlemeler değildi. Asıl meselelerden biri de şeffaflık ve siyasi etikti. Yani devletin nasıl yönetildiği, siyasetin para ve çıkar ilişkileriyle nasıl bağlandığı gibi. Tek dert pasaportumuzun biyometrik olması değildi elbette. Daha derin bir mesele vardı: Türkiye siyasetinin şeffaf olup olmaması.
Siyasi Ahlak Yasası ise geniş bir reform paketiydi. Kamu ihaleleri, imar düzenlemeleri, siyasetin finansmanı, siyasetçilerin ekonomik ilişkilerri ve çıkar çatışmaları gibi alanları düzenleyecekti.
TBMM kayıtlarına bakıldığında 2026 Nisan ayında Siyasi Etkil Kanunu Teklifi, Anayasa Komisyonu’nda teklif ve alt komisyon metni görüşülmüş. Yani Mecliste bir siyasi etik düzenlemesi söz konusuymuş.
Davutoğlu’nun o dönem bu yasayı önemsemesi ise onun tabiriyle “yerleşmiş ekonomik-politik ağı kesmek” istemesindendi. Çünkü bu sistemde devlet büyük ihalaleler yapıyor, siiyasetçiler karar veriyor, imar kararları alınıyor, devlet kaynakları belirli şirketlere gidiyordu. Siyasetin finansmanı yeterince şeffaf değildi. Siyasetçi ile iş dünyası arasında yakın ilişkiler oluşurken aynı kişiler tekrardan devlet ihalelerine giriyordu. Yani zamanla kendini besleyen bir ekonomik-siyasi ağ oluşacaktı. Siyasi etik yasası da siyaset, kamu kaynakları, ihale, imar, özel çıkar ilişkisini sistematik biçimde sınırlamayı amaçlıyordu.
Siyasi etik düzenlemesi Meclis sürecine gelmişti. Ama ufak bir engel vardı.
Bu süreçte Davutoğlu’nun siyasi konumu hızla zayıflamıştı. Ak Parti MKYK’sında genel başkanın teşkilat üzerindeki bazı yetkileri değiştirildi. Mayısta ise Davutoğlu’nun başbakanlıktan ayrılacağı kesinleşmişti, sonunda da ayrıldı. Davutoğlu’nun yorumuna göre, Siyasi Ahlak Yasası yüzünden, Erdoğan tarafından tasfiye edildi.
22 Nisan’da gündeme gelen reformun ardından, 29 Nisan’da Ak Parti MKYK’sında Davutoğlu’nun oldukça önemli bir siyasi yetki olan il ve ilçe başkanlarını belirleme yetkisini elinden aldı. Çünkü parti teşkilatı üzerinde kontrol demek, parti içindeki siyasi güç demekti. Dolayısıyla Davutoğlu2nun genel başkanlığı fiilen zayıflatıldı ve görevi bıraktı.
Pelikan Meselesi
Görevden çekilen Davutoğlu, Pelikan olayının kendisinin görevden alınmasıyla bağlantılı olduğunu iddia etmişti. Olağanüstü kongre ile birlikte Binali Yıldırım genel başkan ve başbakan ilan edildi. Davutoğlu, FETÖ ve Pelikan yapılarının kendisine karşı olduklarını açıkladı.
Davutoğlu’nun iddiasına göre Avrupa ile entegrasyon, vize serbestisi ve Türkiye’nin AB’ye daha fazla yaklaşması savunulurken, Avrupa ile olacak bu bütünleşmenin bazı güç odaklarının çıkarlarını tehdit ediyordu. Pelikan yapısı ise Erdoğan’a yakın, Davutoğlu’na karşı olan kişilerin aynı zamanda siyasi ve ekonomik çıkar ilişkilerinin korunmasını istemesiyle oluşan bir yapıydı.
Davutoğlu’na göre siyasi etik düzenlemesi, böyle bir yapı için tehlikeliydi. Çünkü kapsamlı bir siyasi etik sistemi kurulduğunda ihale ilişkileri şeffaflaşacak, siyasetin finansmanı denetlenecek, çıkar çatışmaları görünür olacak, hediye ve menfaat ilişkileri sınırlandırılacak, ve imar kararları daha fazla denetime girecekti.
Davutoğlu, mevcut çıkar ağlarının hareket alanını daraltacak bu reformdan dolayı kendisinin siyasi olarak tasfiye edildiğini düşünüyor.
Gelelim vize meselesine.
Davutoğlu, engellenmeseydi 30 Haziran 2016’da Schengen vize serbestisi uygulanacağını iddia ediyor. Fakat AB’nin resmi belgelerinde bunun koşullu olduğu görülüyor. AB'nin 72 kriteri vardı. Yolsuzlukla mücadele ve yolsuzluğun önlenmesine yönelik kriterler bunlardan biriydi, fakat tek kriter değildi. 72 kriterin tamamının karşılanması gibi. Yani bu durum, karşı-olgusal bir siyasi iddia.
Ardından 15 Temmuz 2016 darbe girişimini yaşadık. Türkiye’nin siyasi atmosferi tamamen değişti. OHAL, güvenlik operasyonları, FETÖ soruşturmaları, medya ve kurumlar üzerindeki baskı tartışmaları, başkanlık sistemi tartışmaları, Erdoğan’ın merkezinde olduğu yeni siyasi yapı gündemin merkezine oturdu. Bu süreçte AB ilişkilerinde giderek kötüleştik. 2024 Avrupa Komisyonu değerlendirmesinde Türkiye'nin kalan vize serbestisi kriterlerinde ilerleme sağlayamadığı belirtiliyor.
Davutoğlu’nun bu süreçteki kişisel iddiası, kendisinin 2015-2016 arasında reform yapmak isteyen tarafta olup sistemin kendisini engellemiş olması. Fakat 2014-2016 döneminde de kendisi Ak Parti hükümetinin başındaydı. Yani Ak Parti içindeki güç dengelerinin daha önce neden bu kadar sorun olmadığını sorgulamak gerekir. Ya da, siyasi etik yasasının daha önce neden çıkartılmadığı, neden ancak 2016’da bu kadar kritik hale geldiği sorgulanmalıdır.
Zira, Siyasi Ahlak Yasası yeni bir fikir değildi.
2001’de, ardından 2012’de de TBMM, Siyasi Etik Kanun Teklifi’nde bulunmuş. Milletvekilleri ve dışarıdan atanan bakanlar için etik ilkeler ve bir Siyasi Etik Komisyonu kurulması öngörülmüş, fakat teklif komisyonda kalmış ve yasalaşmamış. Türkiye siyasetinde zaten bir reform ihtiyacı vardı, siyasi ahlak bir anda keşfedilmedi. Fakat izin de verilmedi.
TBMM kayıtlarına baktığımızda Davutoğlu’nun Siyasi Ahlak Yasası önergesi 2016’daki siyasi etik girişiminin başlangıcı değildi. Bu tür gelişimler farklı siyasi partilerden de çıkmıştı. Örneğin 2002 yılında CHP İstanbul Milletvekili Algan Hacaloğlu da benzer bir Siyasi Ahlak Yasası teklifinde bulundu. Teklif, genel etik ilkelerle sınırlı kalmayıp milletvekilliğiyle bağdaşmayan işler ve mal bildirimi mevzuatında değişiklik yapılmasını, TBMM bünyesinde Etik Komisyonu kurulmasını öne sürüyordu.
2012’de Ayşe Eser Danışoğlu, 2014’te Umut Oran, 2016’da Mehmet Naci Bostancı ve Ak Parti milletvekilleri, 2017’de Kemal Kılıçdaroğlu ve CHP milletvekilleri, 2019’da Kılıçdaroğlu, Altay, Özel ve Özkoç, 2023’te Özgür Özel de Siyasi Etik Kurulu oluşturulmasını amaçlayan önerilerle gelmişti.
Yani, siyasi etik Türkiye’de bir anda keşfedilmedi. 2002’den bugüne dek iktidarlar, farklı partilerden siyasetçiler, liderler ve milletvekilleri değişirken siyasi etik yasası Meclis’te ısrarla yeniden açılan bir konu haline gelmiş durumda. Yirmi yılı aşkın süredir kapsamlı bir siyasi etik düzenlemesi ise deneyimlemedik.
Peki tüm bunlar ne demek oluyor?
Türkiye’de yolsuzlukla mücadele için halihazırda mekanizmalar elbette var. Mal bildirimi, kamu ihalelerini düzenleyen kanun, sayıştay, Bilgi Edinme Hakkı, siyasi partilerin mali denetimi ve yolsuzlukla mücadele ve siyasi etik üzerine hazırlanmış geçmişten bugüne olan kanun teklifleri mevcut.
Asıl mesele, siyasetçi mal varlığını bildirdiğinde vatandaşın o mal varlığını görebilmesi aynı şey değil. Tansu Çiller örneğinde, mal varlığı tartışmasının yıllarca siyasetin gündeminde kaldığını biliyoruz. Bugün ise üst düzey kamu görevlilerinin mal ve çıkar beyanlarının hala kamuya açık olmaması, tarihin tekerrürlüğünü hafife almaktır. Üstelik bu beyanların kamuoyuna açılması için 2022’den 2025’e kadar farklı kanun teklifleri verildi; hiçbiri yasalaşmadı.
Bir ihalenin gerçekleşmesiyle, kamuoyunun o ihalenin arkasındaki ilişkileri takip edebilmesi de oldukça farklı konular. Danıştay kararında gördüğümüz örnekte ihaleye girmesi yasaklı bir şirketin başka bir şirket üzerinden ihaleye girdiğine ve işi fiilen kendisinin yaptığı yönünde tespitler vardı. Yani ihaleyi kim kazandığına bakmakla görmek arasındaki farkı anlayabilmek için, “kazanan şirketin arkasında kim var? İşi gerçekte kim yapıyor? Kamu görevlileriyle geçmişte nasıl bir ilişkisi vardı?” diye sormak gerek.
Denetime gelecek olursak, denetim kurumunun varlığı, denetimin sonuç doğurmasıyla eşdeğer değildir. 17-25 Aralık ayakkabı kutuları skandalında da soruşturmalar açılmıştı, bakanların isimleri dosyalara girmişti. TBMM’de komisyon da kuruldu. Fakat komisyon, suçlanan bakanların Yüce Divan’a gönderilmemesine karar verdi. Yani denetim mekanizmasının bulunması, tek başına hesap verilebilirliğin gerçekleştiği anlamına gelmez.
Siyasi Ahlak Yasası tartışmasına dönecek olursak, mesele yalnızca siyasetçilerin ahlaklı olup olmaması değildi. Kamu ihalelerinden imar kararlarına, siyasetin finansmanından çıkar çatışmasına kadar siyaset ile ekonomik çıkar arasındaki ilişkinin hangi kurallarla sınırlandırılacağıydı.
Üstelik bu tartışma Davutoğlu’yla başlamadı, 2001’den 2016’ya dek var olan bir ihtiyaçtı. Yani Türkiye siyasetinde siyasi ahlak ve şeffaflık ihtiyacı bir anda keşfedilmedi.
Yolsuzluğun tamamen ortadan kalkması için mükemmel bir yasa var olmayabilir; İSKİ örneğindeki gibi birinin çıkıp konuşmasını ya da ayakkabı kutusu skandalı gibi büyük bir siyasi krizin patlamasını beklemek zorunda olmadığımız bir sistem de kurulabilir. Zira iyi bir denetim sisteminde mesele, yolsuzluk ortaya çıktıktan sonra tıpkı Haluk Levent Acil’in AHBAP’ın olduğu gibi “Bunu nasıl yıllarca kimse görmedi?” diye sormak değil, saklanmasını en başından zorlaştıraktır.
Bunun ilk şartı da, gücü kullanma yetkisi olanların, o gücü onlara veren halka hesap verebilmesidir.

