Z kuşağı, hayatlarının en etkili ve belki de ilk protestosunu 19 Mart eylemlerinde gerçekleştirdi. Türkiye Z kuşağını apolitik sanarken; gençler politikanın hayatlarına ne denli müdahale ettiğinin bilincinde olduklarını bu süreçte gösterdiler. Üniversitede akademisyenlerin görevlerinden alınması, devlet kadrolarında liyakatsiz işe alımlar, öğrencilerin üniversiteden mezun olduktan sonra işsiz kalması, kadın ve çocuk cinayetleri, ekonomik batışın erkeklerde intihar oranını arttırması gibi birçok olay, bugünün Z kuşağı ve yarının gelecekleri olan gençlerde büyük endişe yaratıyor.
Peki bu çekince, özellikle 19 Mart protestolarında bir araya gelerek etkilerini gösteren öğrenciler içinde de var mı? Eğer varsa bunun sebepleri neler?
Siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler okuyan Zeynep, okuduğu bölüme karşı insanların önyargılı olarak onu bir siyasi partinin üyesi olarak gördüklerini söylüyor. Bundan dolayı bir eylemde yer almak, dışarıdan bakıldığında onun örgütlü olduğunu düşündürtüyor. Fakat Zeynep, özellikle 19 Mart eylemleri süresince gözlemlediği bir olaydan etkilendiğini ve bu sebeple herhangi bir siyasi partinin üyesi olmadan, mümkün olduğunca yalnızca iletişim ile öğrenci arkadaşları ile birlikte haberleşerek protesto hakkını kullanmayı tercih ettiğini söylüyor.
"...daha kendi aramızda birleşemiyorduk, en kötüsü ise bu ayrışmalarda örgütlerin izini gördüm."
“Protestolara arkadaşlarımızla haberleşip gidiyorduk. Okullarda örgütlenmek çok zordu. Oluşturduğumuz forumlarda partili arkadaşlarımız kendi partilerinin yönlendirmesiyle diğer insanları örgütlemeye çalışıyorlardı. Her ne kadar birlik ve beraberlik içinde olup protestoya gitmek iyi bir fikir gibi gelse de, bu partiler onun istedikleri sloganlarla, gayelerle hareket etmemizi istiyorlardı. Okullarda açtırdıkları gazeteler vardı örneğin. Orada yazı yazmak isteyen insanlar istedikleri gibi yazamazlardı. Partilerin yönlendirmesiyle hareket etmek istemeyen öğrenciler, gazetede yazmaktan vazgeçer oldular. Bu da hem öğrencilerin kendini ifade etme fırsatı olan bir alanda üretim yapmasına ket vurmuştu. Birlik ve beraberliğin sağlandığı, iyi ve ortak bir amaçta bir araya geldikleri topluluğun altından başka bir gaye çıktığı için güvenler sarsılıyordu.
Forumların yeni oluştuğu dönemlerde ise İzmir’de neredeyse bütün üniversitelerde gördüğümüz bir sorun vardı: forumlarda ideolojik tutuculuk vardı. Forumun temsilcisi olan öğrencilerin hepsi örgütlüydü ilk başlarda. Örgütlü olmaları elbette bir sorun teşkil etmemeliydi. Bu da anayasal haklarımızdan biri sonuçta. Ama örgüte üye olmamak bizim yapamadığımızdan kaynaklı bir durum değildi; tercih etmiyorduk. Apolitik değildik; ideallerimizin veya ideolojimizin örtüşmediği bir siyasi partide ya da toplulukta bulunmak zorunda değildik. Fakat örgütler, üyesi olan öğrencilerin forumda temsilci olmalarını isteyip bize istediklerini yaptırmaya çalışıyor gibiydi zamanla. Beyazı savunan insanlar da vardı forumlarda; siyahı da. Forumlar rengarenk olmalıydı ki kendi içimizde bir bütün olalım. Milliyetçileri de kapsasın, solcuları da. Ama bazı siyasi partiler, siyahsa siyaha göre hareket etmemizi beklediler. Griyi savunan öğrenciler, protestoların gidişatından memnun olmayan tüm öğrencilerle birlikte demokrasiyi yeniden gündeme getirmek amacıyla örgütlü insanların dayattığı kuralları yıkıp herkesin sözünün duyulabileceği ve oylama sonucuna göre hareket edeceği şekilde forumun ilkelerini yeniden yazdılar. Örgütlü olanların birçoğu forumdan ayrılıp yalnızca kendi ideolojilerinden olan insanların girebileceği topluluklar oluşturmaya başladılar.
Geriye güvensizlik kalmıştı. Umutsuzluk değil, güvensizlik. Umutlu olmak için kendimizi ait hissettiğimiz bir toplulukta yer almak önemliydi aslında; ama Z kuşağı siyasi partilerle örgütlenmenin getirdiği dayatmalardan bıkmış hale geldi. Protestolarda gözaltına alınan, hatta tutuklanan arkadaşlarımızın örgütleri sayesinde avukatlar edindiğini duyuyorduk. Buna rağmen içimizi rahatlatan bir şey değildi. Çünkü bu örgütler bizi kendi içimizde dağıttılar.
Protesto günlerinde ise örgütlü ya da örgütsüz tüm öğrenciler, genellikle üniversitelerinin flamaları ardında yer alıyorlardı. Aramızdan birkaç öğrenciyi alanda göremediğimizde çok korkmuştuk. Gözaltına alındıklarını sandık. Meğer siyasi partiler kendi flamaları ardında yürümeyen üyelerin üyeliklerinin iptal edileceğini bildirmişler. Örgütlerin böyle ilkeleri olmasını anlıyorum, fakat hali hazırda bir araya gelmeyi başardığımız öğrenci gruplarında ayrılmaya yol açan bu durum, arkadaşlarımızla da aramızı bozacak hale getiriyordu neredeyse. Hem birbirimize karşı güvenimiz sarsılıyordu, hem de bizi neden birbirimizden kopardıklarını sorgulayıp üzülüyorduk.’’
Örgütlenmek, toplumda tehlikeli bir hareket gibi algılanıyor olabilir. Türkiye’nin şahit olduğu grup kavgaları 1968’den 1980’lere kadar sürdü. Bu kavgalar ve doğurduğu sonuçlar örgütlenmeye karşı önyargı yaratmış olabilir. Sesimizi duyurmak, hakkımızı savunmak için başvurabileceğimiz seçeneklerden biri. Bugün hala işyerinde hakkımızı sağlama almak için sendikalara üye olmayı önlem olarak görüyoruz. Öyle ki günümüzde öğrenciler sendikaya ihtiyaç duyduklarını söylüyorlar. Üniversitelerin su, elektrik, barınma gibi temel ihtiyaçları karşılama konusunda sahip oldukları eksiklikler, 21. yüzyılda birden fazla gencin hayatını yitirmesine sebep oldu. Düşen asansörler, zehirli yemekler, kirli akan sular… Maddi kaygılar dışında özel alanımız bile istismar edildi. Yurtların inşaat ve temizliklerinden sorumlu görevlilerin kadın öğrencilerin kişisel eşyalarını kurcalayıp telefon numaralarını yazmaları yaşadığımız şoklardan sadece biriydi. Öğrenciler bugün öğrenci sendikalarına ihtiyaç duyduklarını ifade ediyor, fakat aynı çağın gençleri bir protesto anında örgütlü olmaktan kaygı da duyuyor.
Peki protesto ederken bir örgüte mensup olmak şart mı? Kendi irademizle bireysel olarak gittiğimiz protestolarda çoğunluğa uyarak hareket etmek bizi örgütlü yapar mı yoksa yazılı bir şekilde üyeliğimizi yaptırmamız mı gerekir?
Bu sorulara cevap ararken protestolara ve örgütlenmeye bakış açılarını anlamak için üniversite öğrencileriyle röportaj yaptık. Ayşe, hayatının bir kısmında siyasi bir partinin üyesi olup protestolara katılan bir üniversite 2. sınıf öğrencisi. Protestoların verimliliği hakkında eylemlerin hükümete karşı değil, halka karşı oldukça yüksek verimli geçtiğini düşünüyor. Gençler başta olmak üzere pek çok insanın politik bilincini ve kimliğini 19 Mart süresince ve sonrasında edindiğini iddia ediyor.
"Özgürce yaşama hakkımızı savunmayı ilke aldığımız takdirde elle tutulur bir sonuca ulaşabiliriz."
19 Mart süreci, halkı bilinçlendirme konusunda oldukça etkili geçti. Fakat eylemci yığının kontrolü ve birlikteliği doğru sağlanmadığı için, eylemciler arasında da bölünmeler olduğunu tecrübe ettiğini ekliyor. Birey olarak bizden alınan hakları, en başta da özgürce yaşama hakkımızı savunmayı ilke aldığımız takdirde geriye kalan detayları bireysel farklılıkları kenara koyabileceğimizi düşünüyor. Ancak bu şekilde elle tutulur bir sonuca ulaşabileceğimize inanıyor.
Katıldığı protestolara örgütlü olarak tecrübe etmesinden dolayı ona protestolara örgütlü katılmak hakkında düşüncelerini sorduk. Ayşe, örgütlü mücadelenin her zaman daha güvenilir geçtiği ve daha iyi hissettirdiğini düşündüğünü söyledi. Özellikle örgütünün gençlerle iletişimi hakkında olumlu düşünceleri var. Gençlik birimi ile yerel birim arasındaki iletişimin kopmaması için uğraş verildiğini söylüyor.
Politik yalnızlık, neoliberal düzenin aşırı bireyciliğinin hepimizi kasıp kavurmasından kaynaklanan bir sorun. Özellikle de bu devrin gençleri farklı bir yol arayışına çıkıyor, diyor. Gençlerin örgütlenmeye ihtiyaç duyma sebeplerini konuştuğumuzda Ayşe, yalnız başına sesini duyurmanın zor olduğunu fark ettiklerinde örgütlenmeye karar verdiklerini söylüyor.
Ayşe’nin örgüt içi birlikteliğin ve örgütlülük hissinin üyelere homojen dağıtılmasına dair ise soru işaretleri olduğunun altını çiziyor. Herkesin katılımının eşit olmasını beklemekle beraber, bu katılımı eşit varsayarak kitleyi teşvik etmenin örgütlerin sorumluluğu olduğunu söylüyor. Fakat Ayşe’nin deneyimine göre bu sorumluluk, örgüt katılımcıları arasında oluşan iç ve dış gruplardan ötürü bazen gözardı edilmiş.
"Geleceğe odaklanan, yaşanılabilir bir gelecek için mücadele etmeyi göze alan gençlerde 'çevrem ne der' kaygısı ortadan kalkıyor."
Bir süre örgütlü olup üyeliğini fesheden, fakat yeniden örgütlenmeye karar veren Ayşe, üye olmak konusunda çekincesi olan gençlerin endişesini gidermek üzere bazı yorumlarda bulundu. Ayşe, endişelerin kaynağına göre tavsiyelerinin değişebileceğini belirtiyor. Örneğin bu örgütlenmenin devlete bağlı boyutundan endişelenenler için fahri üyelik öneriyor. Veya bu bağlılıktan çekinenler için, insanların kendi sağlığının ve iyi oluşunun önüne geçecek bir grup aidiyetinin olmaması gerektiğini söylüyor. Etiketlenmekten korkan gençere ise bu sürecin içine girdiklerinde görecekleri birlikteliği hatırlatıyor. Çünkü bu birliktelik herhangi bir etiketi aşmakta oldukça etkili Ayşe’nin deneyimine göre.
Etiketlenmekten, hatta “örgüt” kelimesinin taşıyor olabileceği anlamdan bile çekinen pek çok genç olduğunu ve mevcut iktidarın rejimine doğmuş gençlerde politika korkusu olduğunu söylüyor. Bu korkuyu yenseler bile, “çevrem ne der?” kaygısı taşıyor gençler. Geleceğe odaklanan, yaşanılabilir bir gelecek için mücadele etmeyi göze alan gençlerde bu çekincenin ortadan kalktığını düşünüyor.
Ayşe’nin örgüte üye olmak için ana motivasyonu, onun politik kimliğini oluştururken kılavuzsuz kalmaktı. Dezenformasyonda boğulma ihtimalinden oldukça korktuğunu belirtiyor. Bununla birlikte bir insan olarak yalnız kalmak da oldukça korkutucu.
Örgütlü ve örgütsüz olmak üzere katıldığı protestoların farkını sorduğumuzdaysa, örgütsüz olduğu eylemlerde eylemin nedenine olan bağlılığı ile kitleye bağlılığı arasında bir uçurum bulunduğunu ifade ediyor. Bu eylemlerde “yoldaşlık” hissini tatmamış ve ayrışmış hissetmiş. Fakat örgütlü katıldığı eylemlerde hem daha bilinçli, hem de daha çok insanla çevrili hissettiğini söylüyor. “Yürüdüğün yolda yalnız olmadığını bilmenin çok özel bir hissi var elbette,” diyor.
Örgütlü olan ve zamanla bazı sebeplerden üyeliğine son veren gençler de var. Ayşe’nin deneyimine göre üyeliği feshetme olayları sıksık dışlanma, hor görülme gibi konular üzerinden oluşuyor. Örgüt sorumlularının bazı hataları ve eksikleri, örgütlü gençler, doğal olarak rahatsız ediyor. Ayrıca daha önce de vurguladığı örgütler içerisinde homojen dağılım olmaması da iç ve dış gruplaşmalara yol açıyor. Bu noktada yapılması gereken şey ise örgütlü gençler ile sorumlular arasında sıkı bir iletişim kurulması.
Resmi bir örgüt üyeliği bulunmayan fakat örgütle hareket eden Ahmet, protestoların verimliliği hakkında düşüncelerini sorduğumda, verimliliği ölçerken rasyonel beklentiyi belirlemenin ve ardından verimi ölçmenin gerektiğine inandığıyla sözlerine başlıyor. 19 Mart sürecindeki protestoların verimliliğini, beklenen rasyonel beklentiler ile ölçmek üzere bize Gezi Parkı’nı hatırlattı.
Gezi Parkı’ndan 19 Mart’a
Gezi Parkı protestoları, gerçekleşmesi beklenmeyen ve akademik çevrenin ilgi odağında bir protesto olarak başladı. Gezi olayları için olayın birkaç ağaçtan ibaret olmadığını, toplumsal birikmişliğin sonucu olduğunu söylerler, fakat Ahmet buna katılmıyor. Ona göre Gezi Parkı eylemleri, ülkenin farklı kesimlerindeki seslerin nasıl koroya dönüştüğünün göstergesiydi.
Gezi’den sonra ise protestolara katılmış kişiler tek tek evlerinden alındı, aylarca belki yıllarca içeride kaldılar. Televizyonda nefret dili ve kutuplaştırıcı söylemler arttı ve halkın bir kesimi terörist olarak yaftalandı. Ahmet’e göre Albayrak ve Demirören ailelerinin geleneksel medyayı satın alması, bir kırılma noktasıyi. O günden sonra Ahmet, hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağına; eğer protestolar işgüdüsel değil de bilinçli yapılıyor olsaydı tam olarak medyanın saray tarafından satın alınmasıyla ayaklanılması gerektiğini düşünmüş. Çünkü o günden sonra ana akıma maruz kalan her birey bu yeni medya sisteminden etkilendi ve 2013’te halkın büyük bir kesimi tarafından destek gören Gezi protestolarının 2025 yılında 19 Mart eylemlerine katılan genç neslin ciddi bir kısmında terör eylemi olarak kabullenilmesine neden oldu.
Eylemlerde aktif yer alan ve elinden geldiğince toplumun her kesimiyle iletişime geçmeye çalışan biri olan Ahmet, 19 Mart protestolarında gençlerin büyük bir kısmının geleceğe dair hayallerini kaybettiği, ait hissettikleri ülkede iktidarın toplumsal sözleşmeyi tek taraflı olarak feshettiğini tamamen anladığı gün olduğunu söylüyor. Protestocuların büyük bir kısmının genç olduğu o günde gençler, içinde bulundukları politik duruma seslerini çıkarmaya karar vermişlerdi ama nasıl çıkaracaklarını bilmiyorlardı. Yıllarca ülkelerindeki son toplumsal protesto olan Gezi’ye katılanları terörist olarak gören gençler, “şimdi terörist mi olacağız?” kaygısını yaşıyorlardı. Bunun yanında aynı görüşte olmadıkları toplumun diğer kesiminden gençlerle omuz omuza olmak da bir kaygı sebebiydi. Ama biz gençlere her zaman dikkatli olmamız, çevremizde bizi gaza getirmeye çalışanların oyununa gelmeden başka kesimlerle aynı protestoda yer alıp bizden farklı dertlerini dile getirerek eylemi ekseninden kaydırmalarına müsaade etmememiz gerektiği de söylenmişti. Ahmet, gençlerin 19 Mart protestolarına tüm bu kaygılarla giriş yaptığını anlatıyor.
Her kafadan ayrı bir sesin çıktığı, hiçbir geleneğe ait olmayan protestoları kimin nasıl sahiplenip bir parçası olacağı tamamen muammaydı.
19 Mart günü, çoğunluğu sosyalist olan yürütücüler, protestoların kapsamını büyük oranda anlamıştı. Çok da politik olmayan milliyetçi kesim, sosyalist kesim ve Zafer Partisi seçmenleri şeklinde deneyimlediği üç ana gruptan oluşan eylem katılımcıları, eylemin yürütücüleriyle aynı düşünmek zorunda değildi. Yürütücülerin böyle bir beklentisi de yoktu. İç kavgalardan kaçınılıyordu. Geçmişteki ayrımları bir yana bırakıp beraber yürüme yanlısı olan bu gençler, geç kalmışlığın ve demokratik ortamda gerçekleşen olası son protestolarda olduklarının farkındalardı Ahmet’e göre.
Protestoların istenilen sonuca ulaşamaması Ahmet’e göre daha önce protesto yapmamış, özellikle hükümete karşı bir protesto yapmamış ve yapanları dışlamış; bunların nedenini kendine sormamış bir nesilin gidebileceği yolun kısıtlı olmasından kaynaklanıyor. Ahmet protestolar süresince eylem yürütücünün gözaltına alınıp bazılarının katılımcılara küstüğünü, Zafer Partisi’nin desteğini kesmesiyle ve CHP’nin özellikle son adımı atmaktan kaçınıp halkı dizginlemesinin genç protestocuları yıprattığını söylüyor.
Ahmet, protestoların verimini tartışırken olası tek realist beklentinin gençlerdeki protesto bilincini geliştirmek olduğuna inanıyor. Sonuçlara baktığında ise bunu başardığımızı, gençlerin eskisinden daha bilinçli olduklarını ve haklarını almak için mücadele etmeye hazır olduklarını düşünüyor.
Protestoların örgütlü veya örgütsüz gerçekleştiği senaryoları konuştuğumuzda, İran’ı örnek veriyor. Devlet, polis ve asker ile varolduğu ilk andan beri önceliği isyan bastırmak olan bir yapı. Mevcut sistemi devam ettirebilmek adına zor kullanmakta usta. Dolayısıyla binlerce yıldır gelişen bu yapıya karşı örgütsüz mücadele ile verimli bir tepki verilemeyeceğini düşünüyor. Tıpkı İran’da olduğu gibi, neredeyse tüm halk portestolarda yer aldı fakat yaklaşık bir milyonluk organize bir sistemi yenemeyip otuz günde otuz bin kayıp verdiler. Halkın karşısında böylesine profesyonel ve gelişkin bir yapı varken örgütsüz şekilde organize olunamayan, netleşmiş talepler çerçevesinde bir araya gelinemeyen herhangi bir protesto ile bu tarz taleplerin yerine getirilmesini imkansız bulduğunu söylüyor.
Örgütlerin gençlere yaklaşımına ve nasıl örgütlendiklerine gelirsek, birden fazla yaklaşım tarzı gördüğünü belirtiyor. Bazıları konjektüre uyarak, ilden ile değişebilen bir politikayla örgütleyebildiği herkesi örgütlemeye çalışırken bazıları geleneklerine bağlı kalıp yeni üyelerine eğitimi zorunlu kılıyor ve içeride daha kolektif bir yapı kurmaya çalışıyorlar.
Popüler kültürle yayılan partiler ise kendi içlerinde çok fazla iç tartışmayla uğraşıyor. Partinin yeni fikirlerini benimsemeyen üyeler ile eski üyeler arasında sık sık fikir ayrılıkları yaşanıyor. Bu da yeni üyelerin örgütlenmekten çekinmelerine sebep oluyor. Daha seçici örgütler ise sayılarını çoğaltmakta sorun yaşıyorlar. Zaten her eylemde birer birer kaybettikleri arkadaşlarının yerini doldurmakta zorlanıyorlar. Bu örgütlenme süreçleri örgütler arasında bir rekabet de yaratıyor. Kendi düşüncelerine yakın bir ideoloji etrafında toplanmış bir topluluk gördükleri an saldırganlaşarak orada belirip oradaki hareketi ürtlenmeye çalışıyorlar. Bu saldırgan örgütlenme yaklaşımı hem gençlerde ciddi bir tehdit hissiyatı hissettirip üyeliklerini feshetmelerine sebep oluyor, hem de örgütler arası anlaşmazlıkların her geçen gün artıp çözüme ulaşamamalarına sebebiyet verdiğine inanıyor.
"Bir araya gelip bizi sömüren, ama aynı zamanda bize muhtaç olan bu çarpık sistemi hep beraber yıkmalıyız, işte buna örgütlenme diyoruz."
Her geçen gün bir gencin daha bu gidişata bir “dur!” deme ihtiyacı olduğunu görüyoruz, diye ekliyor Ahmet. Kimi genç bu isteğin üzerine gidip ne yapabileceğini düşünürken, kimisi ilk adımı dahi atmadan sistemin ona aşıladığı şekilde “ben mi değiştireceğim düzeni?” diyerek olumsuzluğa kapılıyor.
Her şeyin insan üzerinden kurulduğu, bize zarar veren herkesin bize muhtaç olduğu bu sistemde yapılması gerekenin bariz olduğunu; bir araya geldiğimizde oluşturduğumuz sayıyı kendi yararımıza kullanmamız gerektiğini ifade ediyor.
Ahmet, sözlerine Oscar Wilde’den alıntı yaparak son veriyor:
“Beni tanımlamak, beni sınırlamaktır.” Başkaları tarafından tanımlanmış, bize ait olmayan, sürekli olarak bir yerden bir yere sürüklendiğimiz bir hayatı yaşamaktansa aydınlığa ulaşmak için el ele verip bilinmezliğe doğru adımı hep beraber atmamıza ve kendi geleceğimizi kendimizin yazması gerektiğine inanıyor.
“Hangi partiden olduğunun bir önemi yoktu, haksız yere gözaltına alınan herkes için çabaladık”
Şimdi ise 19 Mart eylemlerine kadar örgütsüz olup, eylemlerle birlikte örgütlenen Mert’e mikrofon uzatıyoruz. Mert, 19 mart eylemlerini tamamen başarısız eylemler olarak nitelendirmiyor. Protestolara örgütlü katılmayı aynı parti payrağı altında aynı sloganları atan insanlarla beraber olmanın önemini vurgulayarak anlatıyor. Kendini güvende hissettiğini söylüyor.
Aralarından biri gözaltına alındığında diğer parti üyelerinin nasıl destek çıktığını, avukatların ve arkadaşlarının haksız yere gözaltına alınan gençler için nasıl çabaladıklarını görmek Mert’in parti ile bağlarını güçlendirmiş. Siyasi partilere karşı sempati beslemediğini, fakat karşıt görüşlü olup eylemlerde gözaltına alınanlar için bile kendi partisinin avukatının yardımcı olduğunu gördükten sonra hislerinin kuvvetlendiğini anlatıyor.
Mert’e göre gençlerin örgütlenmekten çekinme sebebi, kendi görüşlerini birebir temsil eden bir siyasi partinin olmaması. Özellikle muhalif görüşlü gençlerde bu eleştiriyi ve sürekli “onlar revizyonist, onlar jakoben” diye ayrıştırıcı sözler duyduğunu ifade ediyor. Kendi partisinde de sıklıkla görüş ayrılığı yaşadığını, mükemmel bir partinin mevcut olmadığını söylüyor.
"Bir şeyleri değiştirmek istiyorsak bunu bir çatı altında başarabiliriz."
Örgütlenmek, Mert’e göre ihtiyacımız olan en önemli şeylerden biri. Çevresindeki insanlara bunun öneminden bahsettiğini, kendi çizgisine uyan bir partide mutlaka örgütlenmeleri gerektiğini söylüyor. Çünkü bir şeyleri değiştirmek isteyenlerin bir çatı altında hep birlikte başarılabileceğine inanıyor.
Gençlerin örgütlenmeye ihtiyaç duyması hakkında fikrini sorduğumuzda, gençler olarak Türkiye’de zor şartlarda yaşıyoruz. Sesimizi bir şekilde duyurmak istiyoruz. Bu yüzden örgütlenerek hep beraber olmaya çalışıyoruz. Gençlerin şu an çok temel sorunları var: barınma ve beslenme gibi. Gençler aslında derdini anlatabileceği bir yer arıyor ve bu da örgütte mümkün. Örgütler, kendisinin ya da kendisine yakın olan yayın organlarıyla bu sorunları halka açıyor. Bunu gören gençler de problemleri dışarıya taşındığı ve çözüm üretebildikleri için kendilerini doğal olarak yalnız hissetmiyor ve bunu yapan örgüte karşı sempati beslemiyorlar, şeklinde açıklıyor.
Gençlerin üyesi oldukları örgütlerden ayrılması hakkında sorularımıza kendi deneyimlerinden yola çıkarak cevap veriyor Mert. Hızla değişen hayat yoğunluğunda partilerinden ayrılan birçok genç olduğunu gözlemlemiş. Örneğin onun da tiyatro provaları, okulunun projeleri gibi sebeplerden partiye ara verdiği bir dönem olmuş. Yine de zaman ayırmayı başarıp örgütüne döndüğünü ekliyor.
Fakat en kritik sebep, insanların örgütüne olan inancını yitirmesi, diyor. İnsanlar, örgüt içinde kendilerine uymayan bazı davranışları görüp ayılıyorlar. Kendi düşündüklerinden farklı bir yere eylem çağrısı yapılması, desteklemediği bir özel günün örgütü tarafından kutlanması gibi. Mert’in önerisi, bu gibi fikir ayrışmazlıkları olduğunda parti üyeleriyle konuşmalı ve tartışmalı. İsteklerimizi, görüşlerimizi birebir yansıtan bir siyasi parti olamaz. Bu durumda partiyle fikir ayrılığına düşen arkadaşlar söz konusu durumu tartışmalı ve cevap aramalılar. Aksi takdirde örgüte yabancılaşma ve sonunda örgütten tamamen kopma yaşanabilir.
19 Mart protestolarının yıldönümünde neler oldu?
İzmir’de o gün birden fazla protesto yapıldı. Kimi örgütlü protestolar, kimi örgütsüz, kimi ise örgütlerin ve örgütsüz öğrencilerin bir arada olduğu protestolardı. Protesto esnasında FİKİR’e konuşan İşçi Öğrenciler Birliği üyesi, kalabalığın beklediği gibi olduğunu söyledi. Örgütte olmanın avantajlarından biri, durumu tahlil edip şehrin havasını soluyarak kimlerin geleceğini, nerede katılabileceğini, kurumların nerede yürüyeceğini tahmin edebildiklerini belirtti.
Birleşik bir eylem yapılsaydı kalabalığın daha fazla olacağını belirtti. Çünkü o gün öğrencilerin bir kısmının Büyükpark’ta, bir kısmının Küçükpark’ta yürüdüklerini söyledi. Ayrışma sebebini sorduğumuzdaysa örgütlerin kendi çağrılarından kaynaklandığını ifade etti.
FİKİR Gazetesi’ne konuşan öğrenci, bugün herkes ne kadar örgütsüz örgütlenmeyi savunsa da, örgütlü bir halkı kimsenin yenemeyeceği sloganlardan da anlaşılıyor, diyor. Yani bugün mücadele ettiğimiz şeyler enflasyon, emperyalist saray rejimi ya da savaş olsun, karşımızdaki yapının tamamen örgütlü bir yapı olduğunu unutumamalıyız. Örgütlü bir yapıya karşı mücadele etmek de ancak bir örgütle var olur. Örgütlü bir halkı hiçbir kuvvet yenemez.
Özgür Üniversite Hareketi olarak eylemde birlik olması gerektiğine inanıyoruz. Sınıf ayrımlarına karşı mücadele etmek için bütün dayanışmaların ağlarının eylemde birlik sağlaması gerektiğini düşünüyoruz.
Amaç aynı, yollar farklı
O gün aynı anda, aynı ilçede birden fazla protestonun olup sayıca az görünmemize sebop olan bu hareketin nedenini sorgulamaya başladık. Üniversite öğrencisi olup kendi aralarında örgütlenmeyi ve resmi bir örgüt üyeliğini tercih etmeyen Emre, FİKİR Gazetesi’ne konuştu:
“Üniversite öğrencileri olarak eylem çağrısını çıkmadan önce ilk işimiz gençlik örgütlerine ulaşmak oldu. Çağrıyı çıkmak için onları bekledik, ortak çağrı çıkarsak daha verimli bir protesto olurdu. Ama onlar bizimle toplantı almadılar, biz de çağrımızı yaptık. Çünkü ne kadar erken o kadar iyi diye düşündük.”
Emre sözlerine şöyle devam etti:
“Aslında muhalefet olarak, eylem yapan kişiler olarak çok fazla franskiyonlara dağılmamızın bir sonucu olduğunu düşünüyorum bu dağılmanın. Örgütlü-örgütsüz diye bir ayrışma yok; sol görüşlülerin içerisinde kendilerinin ayrıştıklarını görüyorum. Birçok sol parti ile iletişime geçtik, gençlik örgütleri ile iletişime geçtik. Hiçbiri bizimle yürümedi. Yalnızca bir tane genç örgüt var bugün aramızda, birkaç üniversitenin forumlarından toplanabildiğimiz kadar toplandık ve buradayız. TİP ile iletişime geçmiştik, kortejin arkasından yürüyecekseniz katılabilirsiniz dediler. Anlam veremedik.”
Emre’ye şu anda örgütlenmeyi düşünüyor musun diye sorduğumuzda eskiden örgütlü olduğunu, şu anda okulundaki forumda temsilci olarak bir örgüte üye olmaması gerektiğini belirtti. Zira okulundaki forum temsilcileri daha önce parti üyesiydi ve insanları ideolojik görüşlerine göre ayırarak ve partilerinin istediği şekilde gençleri yönlendirmeye çalışıyorlardı. Onlar da oybirliği ile forum temsilcilerinin bağımsız olması gerektiğine karar verdiler. Fakat Emre, okulundaki forum temsilciliğini bir başkasına verdiğinde örgütlenmek istediğini ifade etti.
"Halk olarak örgütlenebilmeliyiz ve halk örgütü olabilmeliyiz."
Emre’ye 19 Mart protestolarının yıl dönümünde örgütlenmek ile ilgili ne düşündüğünü sorduk. Emre, “burada tekrar bölündüğümüzü gördüm açıkçası. Bu bölünmeleri görünce daha da örgütlenmemeye karar verdim. Çünkü örgütler bir araya gelebilmeli ki daha da kalabalık olalım, halk olarak örgütlenebilmeliyiz ve halk örgütü olabilmeliyiz. Ama maalesef mevcut zamanda çok zor duruyor. Biz “haydi bölünelim” diyip bölünen insanlar değiliz,” diyor.
Aldığımız görüşler gösteriyor ki, gençler örgüt üyeliği olsun ya da olmasın, anayasal haklarını sergilemek üzere bir araya gelmeye hazırlar. Kimi genç örgütlenmenin avantajlarına yönelik deneyimlerini; kimi ise örgütlerinde düzelmesi gereken yönleri bize aktardılar. Aktif olarak örgüt üyeliği bulunmayanlar ise sol görüşün kendi içinde franksiyonlara ayrılması ve meydanda bunun yol açtığı sorunlardan bahsettiler. Bu farklı siyasi katılım davranışlarının ortak yönlerine dikkat etmek gerekir: Örgütlü bir halkı kimse yenemez. Görüştüğümüz gençler, aktif üyeliği olmaksızın bir araya gelebilmenin, kendi içlerinde örgütlenmenin önemini vurguluyorlar.
Aşağıdaki kısa belgesel videoda, gençlerin seslerini duyurmak için alternatif örgütlenme modellerini nasıl kullandıklarına dair detaylı bir incelemeyi izleyebilirsiniz:

